26 Mart 2018 Pazartesi 18:32 tarihinde yazıldıktan sonra , , , , olarak fişlendi.
alanında uzmanlaşmış, prezentabıl ve takım çalışmasına yatkın bir profesyonel olarak, ingiltere'nin küçük ama samimi köylerinden ockham'da dünyaya gelen ockhamlı william'ın en belirgin özelliği; bir anda herşeyi kestirip atmasıydı. fevri, gözüpek ve sabırsız bir delikanlıydı. daha küçük yaşlardan kestirip atma sanatında katettiği mesafe; kestirip atma  otoritelerinin dikkatinden kaçmıyor, büyüyünce usturuplu bir william olacağı konuşuluyordu.

ockhamlı william'ın hayat düsturu; herşeyi basite indirgeyip, karışık olan seçeneklerin elimine edilmesine dayanıyordu. kafa karışıklığına sebep olan ayrıntıları hunharca doğruyor, en doğruya en basit şekilde ulaşmanın dayanılmaz hafifliğiyle hayatına devam ediyordu.

"nesneler gereksiz yere çoğaltılmamalıdır" diyordu koca yürekli wilyım. hatta bazen gereksizse söndür diyor, bazen de "yüz verdik eşşeğe, geldi sıçtı döşşeğe" türünden anlamsız ama şirin aforizmalar patlatıyordu. hayata dair küçük dokunuşların hastasıydı.

ama tutumluluk ilkesi yada basite indirgeme ockhamlı william'ın icat ettiği birşey değil, bilakis basitlik ilkesi aristo ve niceleri tarafından dile getirilmiş bir konuydu. okkalı wilyımın özelliği bunu hayat düsturu haline getirip, çalışmalarında sıklıkla kullanmış olmasına dayanıyor.

ontoloji, epistemoloji, teoloji, metafizik, mantık, etik ve politik teoriyle ilgilenmiş okkalı wilyım.
  • metafizikte nominalizmin yılmak bilmez neferi,
  • ontolojide aristocu ontolojinin geliştiricisi, 
  • epistemolojide iflah olmaz bir realist empirizm savunucusu, 
  • teolojide yaradanın varlığının akıl yoluyla elde edilen bilgilerle değil de yalnızca iman ederek anlaşılabileceğine inanan bir fideist
  • politik teori alanında insan hakları, kilise-şehir yönetiminin birbirinden ayrılması ve düşünce özgürlüğü alanlarında çalışmalar yapmış bir düşün adamı
yani kısaca okkalı bir wilyım.

bu yazıyı da ilber hoca klasiklerinden aman canım banane sanki okkamın usturasından diyerek bitiriyorum. esenlen kalın.

kaynak yine tabii ki götüm.
devamı »
Bu postada 0 bikbik kere edilmiş
16 Mart 2018 Cuma 03:20 tarihinde yazıldıktan sonra , , , , , olarak fişlendi.
simurg bilindiği kadarıyla iran efsanelerinde adı geçen bir kuş.  bilinen diğer adları simurg anka, zümrüdü anka.. yunan mitolojisinde de phoenix.. feriduddin attar'dan tutun, şeyh edebali'nin osman bey'e nasihatine kadar birçok yazılı eserde kendine yer bulmuş bir efsane. efsane olmasına efsane ama tasavvufta da yer edinmiş, mecazi anlamlara sahip bir anlatı.

gerçek yolculuğu anlatır simurg. insanın kendi içinde yaptığı yolculuğu.. küllerinden yeniden doğmanın hikayesidir.

insanın özüne ulaşmaya çalıştığı yolculukta çıkan engelleri tasvir eder. hem benlikten hiçliğe uzanan yolculuktur, hem hiçlikten benliğe geri dönüştür..

feridüddin attar'ın mantıku't-tayr isimli eserinde şöyle anlatılır;
“…günlerden bir gün, dünyadaki bütün kuşlar bir araya gelirler. toplanan kuşların arasında hüthüt, kumru, dudu, keklik, bülbül, sülün, üveyk, şahin ve diğerleri vardır. amaçları, padişahsız hiç bir ülke olmadığı düşüncesiyle, kendilerini yönetmek üzere bir padişah seçmektir.

hüthüt söze başlar ve hz.süleyman’ın postacısı olduğunu belirttikten sonra; kuşların simurg adında bir padişahları olduğunu söyler. ama, hiç bir kuşun haberlerinin olmadığını, herkesin padişahının daima simurg olduğunu belirtir. ancak, binlerce nur ve zulmet perdelerinin arkasında gizli olduğu için bilinmediğini ve onun “bize bizden yakın, bizimse uzak” olduğumuzu anlatır. simurg’u arayıp bulmaları için kendilerine kılavuzluk edeceğini ilave edince; kuşların hepsi de hüthütün peşine takılıp onu aramak için yollara düşerler. kuşların hepsi de simurg’un sözü üzerine yola revan olurlar…

ama, yol çok uzun ve menzil uzak olduğundan; kuşlar yorulup hastalanırlar. hepsi de, simurg’u görmek istemelerine rağmen, hüthütün yanına varınca “kendilerince geçerli çeşitli mazeretler söylemeye” başlarlar. çünkü, kuşların gönüllerinde yatan asıl hedefleri çok daha basit ve dünyevî’dir (!) örnek olarak, bülbülün isteği gül; dudu kuşunun arzuladığı abıhayat; tavuskuşunun amacı cennet; kazın mazereti su; kekliğin aradığı mücevher; hümânın nefsi kibir ve gurur; doğanın sevdası mevki ve iktidar; üveykin ihtirası deniz; puhu kuşunun aradığı viranelerdeki define; kuyruksalanın mazereti zaafiyeti dolayısıyla aradığı kuyudaki yûsuf; bütün diğerlerinin de başka başka özür ve bahanelerdir.

bu mazeretleri dinleyen hüthüt, hepsine ayrı ayrı, doğru, inandırıcı ve ikna edici cevaplar verir. simurg’un olağanüstü özelliklerini ve güzelliklerini anlatır.

hüthüt söz alır ve şunları söyler. söyledikleri, ayna ve gönül açısından ilginçtir:

simurg, apaçık meydanda olmasaydı hiç gölgesi olur muydu? simurg gizli olsaydı hiç âleme gölgesi vurur muydu? burada gölgesi görünen her şey, önce orada meydana çıkar görünür. simurg’u görecek gözün yoksa, gönlün ayna gibi aydın değil demektir. kimsede o güzelliği görecek göz yok; güzelliğinden sabrımız, takatımız kalmadı. onun güzelliğiyle aşk oyununa girişmek mümkün değil. o, yüce lûtfuyla bir ayna icad etti. o ayna gönüldür; gönüle bak da, onun yüzünü gönülde gör!

hüthütün bu söylediklerine ikna olan kuşlar, yine onun rehberliğinde simurg’u aramak için yola koyulurlar.
ama, yol, yine uzun ve zahmetli, menzil uzaktır…

yolda hastalanan veya bitkin düşen kuşlar çeşitli bahaneler, mazeretler ileri sürerler. bunların arasında, nefsanî arzular, servet istekleri, ayrıldığı köşkünü özlemesi, geride bıraktığı sevgilisinin hasretine dayanamamak, ölüm korkusu, ümitsizlik, şeriat korkusu, pislik endişesi, himmet, vefa, küskünlük, kibir, ferahlık arzusu, kararsızlık, hediye götürmek dileği gibi hususlarla; bir kuşun sorduğu “daha ne kadar yol gidileceği” sorusu vardır.

hüthüt hepsine, bıkıp usanmadan tatminkâr cevaplar verir ve daha önlerinde aşmaları gereken “yedi vadi” bulunduğunu söyler. ancak, bu “yedi vadi”yi aştıktan sonra simurg’a ulaşabileceklerdir. hüthütün söylediği, “yedi vadi” şunlardır.

vadiler merhaleler
1. vadi istek
2. vadi aşk
3. vadi marifet
4. vadi istiğna
5. vadi vahdet
6. vadi hayret
7. vadi yokluk (fena)

bekâ kuşlar gayrete gelip tekrar yola düşerler…

ama, pek çoğu, ya yem isteği ile bir yerlere dalıp kaybolur, ya aç susuz can verir, ya yollarda kaybolur, ya denizlerde boğulur, ya yüce dağların tepesinde can verir, ya güneşten kavrulur, ya vahşi hayvanlara yem olur, ya ağır hastalıklarla geride kalır, ya kendisini bir eğlenceye kaptırıp kafileden ayrılır.

bu sayılan engellerin hepsi de hakikât yolundaki zulmet ve nur hicaplarıdır.
bu hicaplardan sadece otuz kuş geçer.

bütün vadileri aşarak menzil-i maksudlarına yorgun ve bitkin bir halde uzanan bu kuşlar, rastladıkları kişiye kendilerine padişah yapmak için aradıkları simurg’u sorarlar.

simurg tarafından bir görevli gelir…

görevli, otuz kuşun ayrı ayrı hepsine birer yazı verip okumalarını ister. yazılarda, otuz kuşun yolculuk sırasında birer birer başlarına gelenler ve bütün yaptıkları yazılıdır.

bu sırada, simurg tecelli eder…

fakat, otuz kuş, tecelli edenin (!) bizzat kendileri olduğunu; yani, simurg’un mânâ bakımından otuz kuştan ibaret olduklarını görüp şaşırırlar.

çünkü, kendilerini simurg olarak görmüşlerdir.

kuşlar simurg, simurg da kuşlardır.

bu sırada simurg’dan ses gelir:

“siz buraya otuz kuş geldiniz, otuz kuş göründünüz. daha fazla veya daha az gelseydiniz o kadar görünürdünüz. çünkü, burası bir aynadır!”

hasılı, otuz kuş, simurg’un kendileri olduğunu anlayınca; artık, ortada, ne yolcu kalır, ne yol, ne de kılavuz...

çünkü, hepsi bir’dir.

aynı, aşıkla, maşukun aşkta; habible, mahbubun muhabbette; sacidle, mescudun secdede; bir olması gibi...

aradan zaman geçer, “fenâda kaybolan kuşlar yeniden bekâya dönüp”, yokluktan varlığa ererler…
kaynak
devamı »
Bu postada 0 bikbik kere edilmiş
14 Mart 2018 Çarşamba 00:32 tarihinde yazıldıktan sonra , , , , olarak fişlendi.
hayvan gibi şi'yabmayacağınızı bilsem hayvanlar gibi düşünmek isterdim. pervasızca.. doya doya.. kana kana düşünmek.. ama hayvan gibi şi'yabıyosunuz yhaa. bende bırakıyorum düşünmeyi. eskimo modundayım uzun süreden beri. eskimoya sormuşlar "ne düşünüyosun?" diye. "ben düşünmem, evde balık var." demiş. bunun bi de kurtlu versiyonu var ama buraya yazıpta zayi etmek istemiyorum.

efenim, konumuz hayvanlar gibi düşünmek. hayvanlar gibi düşünebilen bi hayvanlar var sanıyordum ama mesele öyle değilmiş. hayvan gibi düşünebilen insanlar varmış. bu tür insanlara yakıştırdığımız tanım da "otistik".

otizm kelimesini literatüre kazandıran isim eugen bleuler ama konumuz bu değil şimdilik. bir başka yazıda kendisine yer vermeyi düşünüyorum. eugen otizm kelimesini eski yunandaki "autos" kelimesinden türetiyor. eski yunandaki autosun karşılığıda kendi hayal dünyasında yaşayan gibi birşey. yani fantazileri gerçeklerin üzerine çıkmış kimse gibi. pek tabi yanlış anlamış da olabilirim, götümden uyduruyor da olabilirim. eugen otizmi, şizofreni öncesi görülen temel semptomlardan biri olarak tanımlamış. yani eugen'e göre şizofreninin ön şartı otistik olmak.

buraya kadar herşey tamam. otizm bir hastalık. şizofreni öncesi görülüyor ve otistik olanların şizofreniye doğru gitme ihtimali var. ama işler öyle değil sayın abim.

ilim ile bilimdeki bağzı gelişmeler ve otizmin yakından incelenmesi sonucunda otizmin rahatsızlık olmadığı bile söylenebilir. buna kanıtım da temple grandin. evet. belgelerle geldim yine. araştırmacı kişiliğimin zirvelerindeyim.. bi ara düşüp tekrar çıkıcam.

temple grandin, şu an 70 yaşında ve ömrünü hayvan bilimine adamış bir profesör. hayvanların nasıl davrandığını ve dünyayı nasıl tanımladıklarını çogiyi anlayabilmiş. nasıl mı? kendisi de aynı şekilde algılıyor. çünkü temple doğuştan beri otistik.. otistikten profesör olur mu canım hiç demeyin. bizim memlekette olmaz. ama olunabilen yerler var. çarpılırsınız.. ben bile düzeltemem vallahi..

temple, otistik insanların davranışları ve dünyayı algılama biçimleri hakkında bize önemli bilgiler veriyor. otistiklerin dünyayı görsel olarak algıladıklarını söylüyor ve hayvanlarında aynı şekilde algıladıklarını düşünüyor. hayvanların dünyayı algılama şeklini bildiği için hayvanlarla arası çogiyi. insanları çözememiş. pek çok akademik makalede imzası var. toplum tarafından bir zamanlar itilmiş olsa da sonradan kabul görmüş, saygıdeğer bir kişilik.

hatta temple'ın insanlığa hediye ettiği bir icadı da var. kucaklama makinası.

her kaynağın altına linkini gömdüm ama yazıyı okumaya üşenen veya daha fazlasını izleyerek öğrenmek isteyen olursa diye filminin linkini de veriyorum.

yine teoriyle pratiği birleştirememenin burukluğuyla papuy.
devamı »
Bu postada 0 bikbik kere edilmiş
5 Mart 2018 Pazartesi 00:47 tarihinde yazıldıktan sonra , , , , olarak fişlendi.
ilkokulda başarılı bir öğrenci olan pareto'ya bir gün hocası pareto demiş ki "senin adın pareto, benim adım da pareto. bu iş böyle olmaz. bundan sonra senin adın vilfredo federico damaso pareto olsun.". o gün bugündür pareto; vilfredo federico damaso pareto olarak anılır. şaka lan şaka. dedelerinin ismini vermişler işte. vilfredo dedesinin dedesinin dedesi, federico dedesinin dedesi, damaso da dedesi. e-devletten soyağacı alıp her bir dedenin ismini koymuşlar.

pareto ilginç bi adammış. tarihe ismini yazdıran pek çok insan gibi çok yönlü bi kişilik. babası inşaat mühendisiymiş. şaka yapmıyorum bu kısımda, gerçekten inşaat mühendisi. pareto'da babam gibi müyendiz olacam ben büyüyünce diye düşünmüş olacak ki, inşaat mühendisliği yapmış ilk zamanlarda. kırklı yaşlarına kadar da devam etmiş inşaatlarda çalışmaya. sonra hayatta inşaat ve paradan daha önemli şeyler olduğunu düşünmüş ve basmış istifayı.

evet, kırklı yaşlar demiştik. kırklı yaşların ortalarında bir sosyal bilim dalı olan ekonomi(iktisat) alanında boy göstermeye başlamış. bu yaştan sonra elimden bişey gelmez ki hacı, bi bildiğim inşaat var dememiş. ilk zamanlar ateşli bir klasik liberalizm savunucusuymuş. sonra bakmış sadece klasik liberalizmle ilgilenince kızlar teklif etmiyo.. sosyoloji alanında boy göstermiş.. politikayla ilgilenmiş.. işin felsefesine de gireyim diyip, felsefe de yapmış. ilginç bi kişilik dedim ya başta. öyle.

pareto'nun insanlığa en büyük katkısı pareto prensibi. nam-ı diğer 80/20 kuralı.

bir gün, italya'daki toplam mal varlığının %80'inin; toplumun %20'sine ait olduğunu farkediyor.

sonra çalıştığı yerde yapılan toplam işin %80'ini; çalışanların %20'lik kısmının yaptığını görüyor.

sonra üzerinde çalıştığı işin %80'lik kısmını; toplamda harcadığı enerjinin %20'si ile yaptığını görüyor. ve kalan %80'lik kısım yerine; en verimli %20'lik kısmı tespit edip, o kısma yoğunlaşırsak %80 daha az yorulmuş oluruz diyor. beyin bedava.

hayatını verimlilik üzerine harcamış bir müyendiz kafası. olabildiğince az çalışıp, alabildiğine verimli olmayı hedeflemiş pareto. vel hasılı kelam tembelin önde gideni(!).

özetinin özeti de şu; bir iş yaparken mal gibi gereksiz ayrıntılarda boğulacağına, işin en gerekli yerine odaklan. ne sen yorul, ne ben yorulayım.. arta kalan zamanınla da başka işler yap. böylelikle daha az zamanda daha çok iş yapabilirsin.

kaynak götüm.
devamı »
Bu postada 0 bikbik kere edilmiş